Yaşar Kemal’in Kaleminden Karacaoğlan

Sınav dönemi yarım bıraktığım tüm kitapları şimdi bitirirken Üç Anadolu Efsanesi kitabı da bu kategoriye katılmıştı benim için. Köroğlu, Karacaoğlan ve Alageyik, yani üç Anadolu efsanesinin anlatıldığı kitabın yazarı Yaşar Kemal. Yıllarca üzerine sözler söylenerek gelmiş destanları kendi dili ile tekrar yorumlamayı elbette Yaşar Kemal gibi büyük bir Edebiyat ustası kaldırırdı yalnızca. Her ne kadar Köroğlu ve Alageyik efsanelerini çok sevsem de -Sizin de bu iki efsaneyi okumanızı tavsiye ediyorum.- Bu yazımda beni en çok etkileyen Karacaoğlan ‘ın hikayesinden bahsedeceğim.

Karacaoğlan Efsanesi

Karacaoğlan’ın hikayesi obasını bırakıp gurbete çıkması ile başlar. Uçsuz bucaksız ovanın ortasında dikilir, düşünüp durur. Yaşar Kemal bunları şöyle yazar: ” Yeni yüzler, yeni dünyalar görmek onu kendine çekiyordu. yeni yeni insanlara, yeni yeni şeyler söylemek…Gençti, yüreğinde bir top ışık, bir ateş harmanı, çiçek açmış bir bahar dalı… yürüyordu.

Karacaoğlan’ın gurbete çıkmasının bir nedeni de yine sevdiğine kavuşamamasıdır. ”Her gittiği yerde bir yareni vardır” denilen bir şair için belki de normal karşılamalıyız bunu.

Karacaoğlan yürürken yolda yükünü doğrultamayan adama yardım edince tanışırlar. Deli Hüseyin, onun aşık olduğunu anlayınca obasına davet eder. Kan kardeşi olurlar.Deli Hüseyin bir daha da bırakmaz Karacaoğlan’ı.

”Üzme kendini kardeş… Evim sana ev, Atım sana at, ben de sana kardeşim. De yap dilediğini”

”Gel, dedi. ”Seninle kan kardeşi olalım. Kimim kimsem yok benim. Senin sesin dağı taşı eritir… Senin gibi kardaşım olduktan sonra, bu dünya bana vız gelir… Şaha sultana eyvallah demem. Sözün sultanı, sazın sultanı…”

Karacaoğlan obaya gidince istek üzerine sazıyla bir şiir söyler. Kalkmayan deve onun sazını, türküsünü duyunca kalkar olur. Oba halkı Karacaoğlan’ı bağrına basar. Bir gün Karacaoğlan yine çıkar dağa. Elinde sazı ile bir türkü söyler. Dağlar, ovalar, çiçekler de durur dinler bu türküyü. Bir kız da türküye kulak vererek geriye döner. Türkünün kaynağına farkında olmadan yaklaşır. Karacaoğlan’ı görür. Apar topar eve döner. O günden sonra kıza bir şeyler olur. Herkes dalıp dalıp gittiğinin farkındadır.

Sonra günlerden bir gün bir türkü sarar ortalığı. Yanık, sevdalı bir türküdür bu… Kızı bu türkü yüreğinden yakalar, uzaklara çeker.

O gider, türkü yaklaşır.

Karacaoğlan’ı görür, göz göze öylece kalırlar.

”Bir düş içinde, bir uzak türkü içinde, türkülerin cenneti içinde, pınarın yeşil billuru içinde kaldılar bir an… Söyleyecek hiçbir şeyleri yoktu. Yürekteki çımgışma, bahar havası, gün aydınlığı, ılık ılık bir seher yeli, kendinden geçme… Hayran hayran birbirinin yüzüne bakıyorlardı…” Yar yüzüne bin yıl baksam az gelir.Yüz yıl dahi baksam kanan değilim. ” Kanmıyorlardı. ”

Kayalıktan bir taş yuvarlanır, Elif korkar Karacayı orada bırakır, kayalıklardan iner ve ormana karışır.

Karacaoğlan yine ormanda türküler söyler. Ulaşılmaz bir sevdaya düşmüştür. Bir yanda Türkmenin en ünlü beyinin kızı Elif, diğer yanda yersiz yurtsuz Karaca. ” Dünyanın öteki ucunda bir gül açılmış…” Dünyanın öteki ucunda, öteki kıyısında, güneş gibi bir gül açılmış. Yetişilir mi? ”Cenneti aladan gelir kokusu…” Öyle uzak, öyle yetişilmez. Ama, ” Sevda sevda derler behey yarenler…” Buna sevda derler. Dünyanın öteki ucunda da açılsa… ”Bilmeyene bir acayip hal olur. ”

Karacaoğlan türküler çığırırken başını kaldırınca kızı görür, Kız öyle dikilmiş kalmıştır. Karaca da ayağa kalkar bir kütüğün üstüne otururlar. Karaca ” Kaçalım.” der. ” Ta Dünya’nın öteki ucuna kadar gidelim… ”

Kaçarlar. Deli Hüseyin onları bulup getirir. Bir şey olmamış gibi davransalar da tüm obanın bundan haberi vardır. Elif ile Karaca birbirlerinden uzak kalmışlardır. Gene günlerden bir gün, uzaklardan yanık bir türkü gelir.

Ala gözlerini sevdiğim dilber
Uyuyup uykuya kanamaz oldum
Deli miyim mecnun muyum ben neyim
Sevdasın serimden atamaz oldum

Ovayı, dağı, taşı doldururken Hüseyin dayanamaz kalkar. Karacayı bulur.

”Sen dağları delen Ferhadı bildin mi? Zora dağ dayanmaz. Sevdaya dağ dayanmaz kardaşım…”

Hüseyin yeni bir kaçma planı kurar. Can dostu Mıstık Ağa ile Küçükalioğlu’ndan yardım alır. Elif ve Karaca oba halkının çadırlarında saklanırlar. Bey, adamlarına haber salıp her yerde kızını aratır fakat bulamaz. El mi yaman bey mi yaman sorusunda bu kez el yamandır. Tüm oba sevdalıların arkasında durur, onlara çeyiz hazırlar. Ovada bir iki saat düğün ederler. Rivayete göre bu düğün, düğünlerin en güzelidir. Karacaoğlan en güzel türkülerini burada söyler. Yine rivayet edilir ki, ölünceye kadar Karacaoğlan’ın ”Sıla” diye yanıp yakıldığı yer kendi obası, anasının babasının yurdu değil de burasıdır.

Küçükalioğlu Bey’in obasına doğru yola koyulurlar. Burada ulu bir törenle karşılanırlar. Burada da büyük bir düğün yapılır. Küçükalioğlu Karacaoğlan’a beye, paşaya davrandığından daha hürmetli davranır, her gün yamacına oturur türküler söyletir. Obanın şanı, Karacaoğlan’ın şanı tüm halka, diğer obalara duyulur. Karaca halinden çok memnundur.

Bey’in Halil adında öksüz, yetim bir yeğeni vardır. Her güzel kıza sahip olmaya çalışır Halil. Elif’i görünce ona da vurulur. Sürekli Elif’i rahatsız etmeye başlar. Öyle ki Elif günden güne erimeye başlar. Tüm oba bunu bilir. Sadece Karaca, kan kardeşi Deli Hüseyin ve Bey ile karısı durumdan habersizdirler. Bir gün Elif Halil’e gider ve peşini bırakması için yalvarır. Halil bir gece ona dokunmadan yanında yatma şartı ile kabul eder. Karacaoğlan o kadar meşhur olmuştur ki nerde bir düğün olsa onu çağırırlar türkü söylemeye. O gece de bir düğüne gitmiştir ama içinde bir huzursuzluk vardır. Halil’in şartını kabul eden Elif ile Halil çadırdadırlar. Karacaoğlan düğünde türkü söylerken birden sazının teli kopar. Ne yapacağını şaşırır, rüzgar gibi yola düşer.

Rivayet ederler ki, Karacaoğlan’ın sazının teli kopunca Karacaoğlan’ın da içinde ta derinden bir tel kopar…Ve Karacaoğlan düğünden ayrılınca, bir günlük yolu göz açıp kapayıncaya kadar gider.

Karacaoğlan yatakta Halil ile Elif’i görür. Hiçbir şey yapamaz, geri dönmemeye hızlıca yürür. Elif ardından koşar ama yetişemez. Bey Karacaoğlan’ın geri gelmesi için adamlarını salar. Hiçbir yerde bulamazlar. Deli Hüseyin Karacaoğlan’ı yollarda ararken can verir. Elif günden güne eriyip gider.

Yıllar geçti…Çocuklar büyüdü. Çocukların çocukları oldu. Onlar da büyüdüler… Elif daha umudu kesmemişti. Geçen yolcudan, gurbet adamlardan, yolda kimi görse, önüne kim çıksa Karacaoğlan’ı soruyordu. Uçan kuştan imdat umuyordu.

” Bir yerde görürseniz varın söyleyin ona… Elif’in gözleri görmez oldu. Yaşı vardı seksenine merdiven dayadı… Olanı biteni unutsun, son demimde onu göreyim…Gözüm açık gitmesin. Varın söyleyin… Varın nerede görürseniz söyleyin…”

Karacaoğlan bir orada bir burada türküler söyler, yeni türküleri dilden dile dolaşır, kendisi bulunamaz.

Üryan geldim gene üryan giderim
Ölmemeye elde fermanım mı var
Azrail gelmiş de can talep eyler
Benim can vermeye dermanım mı var

Bir gün Elif bir çerçiye yine Karacaoğlan’ı sorar. Çerçi tüm işini bırakıp Karaca’yı aramaya çıkar. Sazını sözünü bölerek durumu anlatır. Karaca’nın sazı elinden düşer. Oda yaşlanmış, çökmüştür. Çerçi ile birlikte köye giderler. Bir ay kadar yol sürer. Geldiklerinde ise geç kalmışlardır. Elif’in mezarı tazedir. Mezarın başucunda bir dut ağacı dikilidir.

Karacaoğlan hiçbir şey demeden mezarın başına çöker, bir türkü söyler. Sazını o dut fidanına asar. Başında bekleyen adama ” Bu saz burada kıyamete kadar kalacak.” der.

Aradan yıllar geçer. O saz orada asılı kalır. Saz çürür, yenisini takarlar. Dut yıkılır, yenisini dikerler. O gün bugündür, saz dut ağacında esen yelle öter durur:

”Kimi cennet ister, kimi cehennem,  
Cennetten beride daha neler var

Seveceğinizi Düşündüğüm Bir İçerik : Bilinen Türküler ve Hikayeleri|5 Farklı Hikaye

1 comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.